eski mutfak aletleri

MUTFAK ARAÇ GEREÇLERİ


HAŞHAŞ DİBEĞİ

Genellikle ahşaptan yapılır. Dışı oyularak süslenir. Haşhaş dövmek için kullanılır. Haşhaş büyükçe bir taş yardımıyla dövülür.

FINDIK KIRACAĞI

Fındıkları kırmak için kullanılan, tahtadan yapılmış, tokmaklı kap.

SARIMSAK DÖVECEĞİ

Sarımsakları ezmek için kullanılan, tahtadan ya da bakırdan yapılan kap.


SATIR

Et kesmeye, kemik kırmaya yarayan ağır ve enli bir tür bıçak

YAĞ TAVASI

Bazlama, ekmeği ya da börek pişirme sırasında üzerine sürülen yağın eritildiği saplı mutfak kabıdır. Yapımında bakır araç-gereçleri kullanılmaktadır.

MAŞRAPA

Su içmeden kullanılan, yaklaşık 10-15cm ağız çapında olan, kulplu bakır kap. Maşrapanın biraz daha büyüğü olan üsküre de ayran içmede kullanılmaktadır.


KARABİBER DEĞİRMENİ

Yemek yapımında baharat olarak kullanılan karabiberi öğütüp toz haline getirmeye yarar.

SİNİ

Sofraya yemek taşımak için kullanılan, genelde bakırdan yapılan, yuvarlak biçimli tepsi. Sinilerin taban yüzeyleri 5 veya 6 kollu yıldızlar, kartal, kuş, balık gibi figürler, selvi ve çiçek gibi bitki motiflerin yer aldığı dövme ve oyma tekni­ğinde zengin süslemelerle donatılmıştır.

LENGER

Kebap ve pilav çeşitlerinin konulmasına yara­yan, fazla yüksek olmayan, yayvan (tabandan yanlara doğru ge­nişleyen) bazen delikli bakır kaplara lenger denilmektedir.


KEVGİR

Sulu ve yağlı yiyecekleri süzmek için kullanılan, genelde bakırdan yapılan delikli kap.

Kevgiri soran bilmecemiz şöyledir.�El kadar yüzü var, kırk elli gözü var?�

GÜĞÜM

Güğüm, yandan kulplu, boynu uzun, genellikle bakırdan yapılan su kabıdır. Çoğunlukla, içinde suyu soğuk tutmak için kullanılıyordu.

HAMUR TEKNESİ

Hamurun içinde yoğrulduğu ahşaptan yapılmış tekne biçimindeki nesnedir. Kışa hazırlık amacıyla yapılan yufka ekmeklerin veya bazlamaların hamurlarının karıldığı yerdir. Anadolu�da hemen hemen her evde imece usullüne göre hanımlar toplanarak ekmek yaparlar. Hamur teknesine Anadolu�nun değişik yerlerinde �ekmek teknesi�, �karmaç teknesi� ve �çakma� da denilmektedir.


YASLIAĞAÇ

Delikli ekmek, bazlama ya da yufka yapımında kullanılır. Hamurlar oklava yardımıyla yaslıağaç denilen tahtanın üzerinde açılır. Burada açılan hamurlar pişirilmek için sacın üstüne konulur. Yozgat�ta yaslıağaca, �ekmek tahtası� da denmektedir.

ELSIYIRAN

Demirden yapılan elsıyıran hamur kesme ya da hamur teknesini temizlemek için kullanılır. Çankırı�daki elsıyıran, Afyon�da �eysiran�, İç Anadolu�da �iğsiran�, Ankara�da �ısirani�, Aksaray�da �sirani� olarak bilinir.

SAC AYAĞI

Üzerine sac benzeri araçlar koymak ve altına kara ateş yakmak suretiyle herhangi bir pişirme etkinliğinde kullanılan üçayaklı demir malzeme.


DEMİR MAŞA

Demirden yapılan maşa, yufka yapımı sırasında sacın altına odun ya da kömür koymak için kullanılır. Yufka yapımı esnasında pek çok hanım görev alır. Kimisi yufkayı açarken kimisi yufkayı saca yerleştirir, kimisi de sacın altına odun veya kömür koyar. Bu işlem düzenli olarak yapılmalıdır ki, sacda ısı değişimi olmasın ve yufkaların hepsi aynı derecede pişsin.

OKLAVA

Hamur açmak için kullanılan silindir biçiminde, uzun veya kısa boyda, kalın veya ince tahta sopalardır. Daha kalınlarına �merdane� denir. Yufka yapımında hamur açan bayanlar hünerlerini oklava ile göstererek hamuru yırtmadan açmaya çalışırlar. Anadolu�da �yufka açmak� ifadesi kadar �yufka yazmak� ifadesi de kullanılır. Anadolu halk ağızlarında ise oklavaya, �okla�, �oklaa�, �oklaaç�, �oklağ�, �oklağaç�, �oğlağı�, �oklavaç� ve �oklavı� sözcükleri kullanılmaktadır.

ELEK

Un, kahve, kepek ve bulgur elekleri, ince ev elekleridir. Türlü işlerde kullanılan, türlü elekler, yerli ve dış tesirler dolayısı ile türlü adlar ile anılmaya başlanmıştır. Elekler, kasnağın bir tarafının ince tellerle çevrilmesi ile meydana gelir. Anadolu�da �ince elekler� için elenen, eleymen gibi, kökleri Türkçe olan sözler ile tanta gibi sözcüklerde kullanılmaktadır. Anadolu�da kıl eleklere car adı verilir.


ATTIRGAÇ

Ekmek yapımı sırasında yufkaları saçta pişirmek üzere sacın üstüne koymaya ya da saçta pişen yufkaları almaya yarar. Ekmek yapımında kullanılan bu alet, Denizli�de attırgaç iken Kırıkkale�de �evrağaç�, Yozgat�ta �evirgeç�, bazı yerlerde ise �çevigeç� olarak adlandırılır.

HELEZON

Demirden yapılmıştır. Un ve çeltik değirmenlerinde kullanılır.

SAC

Yassı demir çelik ürününden yapılmış dışbükey pişirme aracıdır. Kışa hazırlık amacıyla açılan yufka ekmekler veya gözlemeler burada pişirilir.


SOFRA

Yemek yerken kullanılan yiyeceklerin üzerine konduğu, üçayaklı, yuvarlak şekilli tahta yer sofrası.

SİNİ

Sofraya yemek taşımak için kullanılan, genelde bakırdan yapılan, yuvarlak biçimli tepsi. Sinilerin taban yüzeyleri 5 veya 6 kollu yıldızlar, kartal, kuş, balık gibi figürler, selvi ve çiçek gibi bitki motiflerin yer aldığı dövme ve oyma tekni­ğinde zengin süslemelerle donatılmıştır.

TAHTA YAYIK

Tereyağı çıkarmak için sütün içinde dövüldüğü veya çalkalandığı kap. Yapımında ahşap malzemeleri ve araç-gereçleri kullanılmıştır. Yayık yaymak eyleme çok eski zamanlardan beri yapılagelmektedir. Aslında Türklerde yağ çıkarmak için döğülen süt değil; daha çok yoğurttur. Hatta yağı alınmış yoğurt için �yavan, yavgan� sözleri kullanılır.


KAŞIKLIK

Kaşıkların içine konduğu, genellikle tahta ya da örme kap.

ŞİMŞİR KAŞIK

Şimşir ağacından yapılan kaşığın yapımında, testere, keser, sıyırkı ve törpü kullanılır. Ağacın budaksız dal kısmı testereyle yapılacak kaşık boyutuna göre takoz hâlinde kesilir. Daha sonra keser yardımıyla bu takoz boylamasına ikiye ayrılır. Bunlardan her biri bir kaşık olabilir. Önce keserle kaşığın kabaca sap kısmı yapılır. Ardından da sıyırkılarla iç kısmına şekil verilir. Daha sonra eğri kısımları törpü yardımıyla düzeltilir.

KÜLEK

Ahşap malzemeden yapılmış olan külek bir çeşit peynir saklama kabıdır. Külek yapımında ince sunta kullanılmıştır. Peynir kışa hazırlık amacıyla burada saklanır.


SÜT SÜZGECİ

Eğilerek yassılaştırılmış bir tahtanın etrafına gerilen tülbentin üstüne dökülerek sütün süzülmesi sağlanır.

PEYNİR KALIBI

Peynir, daha çok yoğurt yapmak için süt kaynatılırken, kesilmiş olan süte denir. Peynir ayrı bir mayalama yolu ile elde edilen bir süt ürünüdür. Bunun için de peynirin çeşitleri pek çok ve karışıktır. Peynirin türlü çeşitlerine kurut, çökelek, lor, teleme denir.

TOPRAK YAYIK VE YASTIĞI

Toprak Yayık:

Tereyağı çıkarmak için sütün içinde dövüldüğü veya çalkalandığı kap. Çömlek yapımında kullanılan malzemelerle üretilir. Bu yayıkların büyükleri olduğu gibi küçükleri de mevcuttur. Çalkalama sırasında çömleğin ağzı temiz bir kumaş ya da bez parçası ile kapatılır. Bir süre çalkalandıktan sonra çömleğin gövdesinde bulunan küçük bir delikten ince, uzun bir sopa sokularak yağın üste çıkıp çıkmadığı kontrol edilir.

Yastık:

Yayık sallama sırasında yayığın altına konulan yastıktır. Böylece yayık yere veya insanın dizlerine çarpmadan sallanabilir.


DERİ YAYIK

Tereyağı çıkarmak için sütün içinde dövüldüğü veya çalkalandığı kap. Bu yayığın diğer yayıklardan farkı deri olmasıdır. Üç adet sopaya sabitlenen deri yayık içinde süt dövülür. Deri olmasının ise önemli bir özelliği vardır. Deri yayık çalkalanırken içi terler. İçi terleyen yayık ise sütü soğuk tutar. Böylece sütün yağı ısınarak süte karışmaz.

SEFER TASI

Çeşitli yiyeceklerin taşınmasında kullanılan, üst üste birkaç kaptan oluşan bakır kaplar. Üst üste birkaç kattan oluşan, her katında sadece bir veya iki odası bulunan evler için �sefer tası gibi� benzetmesi yapılır.

SİTİL

Yoğurt ve su koymak için kullanılan bakır kap.


İBRİK

Su ve benzeri sıvıları koymaya yarayan emzikli ve kulplu bakır kap.

İbrik, pek çok bilmecede sorulur.�İki delikli bir kapı, bilmeyenin yok aklı?�, �Karnı kurnaz, burnu kurnaz, aç durur da susuz durmaz?�, �İl yatır, ilyascık oturur?�, �Ağzından yer, burnundan kusar?�, �İki delikli kuldurum, bilmeyeni vursun yıldırım?�

TIKIR

Tıkır, tamamen ahşaptan yapılmış, eğriltilerek yassılaştırılmış tahtaların birbirine tutturulmasıyla meydana getirilir. Yapımında ahşap malzeme ve araç-gereçleri kullanılır. Süt ve benzeri gıdaların taşımında kullanılır. �İşler tıkırında� ifadesi ile sözel bağlamda deyimleşen tıkır, işlerin yolunda olduğunun bir göstergesi haline gelmiştir. Her deyimin bir hikâyesi olduğu gibi bunun da hikâyesi vardır: Yaylaya çıkan köylüye tıkır içinde süt veya nevalesi getirilirse köyde işlerin yolunda, güzel olduğu anlaşılır.


istanbul resimleri
user posted image

O zamanlarda da KUMPIR yapiliyor muydu acaba ORTAKOY de ne dersiniz smile.gif L Julide K

user posted image

Bu fotoğraftaki çocuklara bayılıyorum ben...şimdi kaç yaşlarındadırlar kimbilir
user posted image

ADA VAPURU YANDAN ÇARKLI
eskiden istanbul
Kasımpaşa 1920

Gerçek boyutundan [ 800 x 524 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız


Sarayburnu Galatadan 1920

Gerçek boyutundan [ 800 x 557 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız


Üsküdar Meydanı 1940

Gerçek boyutundan [ 800 x 482 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız


Üsküdar Meydanı 1920

Gerçek boyutundan [ 800 x 561 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız


Galata Önleri 1890



İstanbul 1878



Boğaz 1870



Ayasofya 1870



Sultanahmet 1880



FETIHTEN ONCE ISTANBUL


Yaklaşık 8000 kadar geriye uzanan tarihiyle İstanbul, çok eski bir yerleşim alanıdır. Günümüzden 5000 yıl kadar önce İstanbul’da yoğun bir iskan başlamış ve bu devirden itibaren kent beylikleri ortaya çıkmıştır. Ama bugünkü İstanbul’un temelleri M.Ö. 7. yüzyılda atılmıştır. M.S. 4. yüzyılda İmparator Constantin tarafından yeniden inşa edilip, başkent yapılmış; o günden sonra da yaklaşık 16 asır boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüştür. Aynı zamanda, İmparator Constantis ile birlikte Hristiyanlığın merkezlerinden biri olan İstanbul, 1453’te Osmanlılar’ca fethinden sonra İslam dünyasının en önemli merkezi haline gelmiştir.
Aşağıda, günümüzde de dünyanın en büyük kentlerinden biri olan İstanbul’un, tarih öncesi çağlardan bugüne kadar olan tarihi, çeşitli dönemler esas alınarak anlatılmaktadır.

FETIHTEN ONCE ISTANBUL

TARIH ONCESI DÖNEM

İstanbul ve yakın çevresinde yerleşmiş ilk insan topluluklarına ait izler M.Ö. 6.000’li yıllara uzanır. Yapılan araştırmalarda hem Anadolu, hem de Avrupa yakasında bu topluluklara ait yerleşim alanlarına rastlanmışır. Yarımburgaz Mağaraları, Büyükçekmece, Çatalca, Dudullu, Ümraniye, Pendik, Davutpaşa, Kilyos, Fikirtepe ve Ambarlı bu yerleşim alanlarından bazılarıdır. Bu ilk topluluklar, göçebelik ve yarı göçebelik aşamalarından sonra balıkçılık, tarım ve hayvancılığa bağlı yaşam biçimleri geliştirmişlerdir. Mesela Fikirtepe araştırmalarında M.Ö. 6.000 yılından itibaren köpek, koyun, keçi, sığır ve domuz gibi hayvanların evcilleştirdiği ve balık avcılığı yapıldığı ortaya çıkmıştır. Bu araştırmalarda bazı mezarlara ve yontma taştan aletlere da rastlanmıştır.

M.Ö. 3.000’li yıllarda İstanbul ve çevresinde yoğun bir iskan olmuş ve küçük kent beylikleri kurulmuştur. Araştırmalar bugünkü Sultanahmet Meydanı ve çevresinin bu yıllarda önemli bir yerleşim merkezi olduğunu göstermektedir.

BİZANTİON DÖNEMİ

İstanbul’un üzerinde yeraldığı topraklarda yerleşim tarih öncesi çağlardan beri vardır. Ama bugünkü İstanbul’un temelleri M.Ö. 7. yüzyılda atılmıştır.

Yunanistan’dan gelen Megara’lılar M.Ö. 680’lerde Marmara Denizi’ni geçerek İstanbul’a ulaştılar ve bugünkü Kadıköy’de Halkedon adını verdikleri bir kent kurdular. “Körler Ülkesi” olarak da anılan Halkedon’un halkı tarımla uğraşıyordu. M.Ö. 660’larda da Trak kökenli komutanlar Bizans önderliğinde yola çıkan Mega’lıların diğer bir kolu bugünkü Sarayburnu’nun olduğu yerde başka bir kent daha kurdu. Efsaneye göre Delfi Tapınağı’ndaki kahinin öğüdüne uyarak burayı seçen Megara’lılar, komutanlarının adından hareketle, kente “Bizantion “ adını verdiler. Bu yörede Megara’lılardan önce de bazı Trak toplulukları yaşamaktaydı. Muhtemelen Megara’lılarla yerli halk kaynaşmışlardır.

Bizantion bir ticaret kenti olması ve savunma açısından avantaj sağlayan konumu nedeniyle kısa zamanda büyüdü ve parası Yunan Kolonilerinde geçen bağımsız ve güçlü bir site haline geldi.
M.Ö. 513 yılında Bizantion ve Halkedon Anadolu’yu fethederek ilerleyen Perslerin eline geçti. Ama M.Ö. 489’da Persleri yenen Sparta’lı komutan Pausantas, Bizantion’u Perslerden kurtardı ve M.Ö. 4777ye kadar kente egemen oldu. Bu tarihte Atinalılar kenti ele geçirdi ve Bizantion M.Ö. 4767da Atina’nın önderliğindeki Delos Birliği’ne katıldı. Bu birliğin dağılmasından sonra bir müddet bağımsız kalan kent, M.Ö. 405’te Atina-Isparta savaşları sırasında Ispartalıların eline geçti.


M.Ö.340’da Makedonya Kralı Filip (Büyük İskender’in babası) tarafından kuşatılan kent Arkhon Leon tarafından savunuldu ve surları tamir ettirildi. Fakat daha sonra bir dönem Büyük İskender’in haleflerinin egemenliği altına girdi. M.Ö. 3189’de Büyük İskender’in komutanlarından Antigonos’a tabi oldu ama bu dönemde kent yine yerel yöneticiler tarafından idare edildi.

M.Ö. 278’de batıdan gelen Germen kavimlerinin akınına uğradı. Ele geçirilip yağmalandı ve haraca bağlandı. Daha sonra Makedonyalıların baskısı altında kaldı ve M.Ö 202 yılında bu baskıdan kurtulmak için Bergama Krallığı ve Roma Krallığı'nı yardıma çağırdı.

Romalılar Makedonya savaşlarından sonra M.Ö. 146’da egemenliklerini Balkanlar’a Küçükasya’ya yayarlarken Bizantion Roma’ya tabi oldu. Önceleri idari olarak varlığını sürdüren kent, daha sonra Bitinya-Pontus eyeletinin bir parçası haline geldi.

ROMA IMPARATORLUĞU DONEMI

Bizantion’un Roma egemenliği altına girmesi biraz da kendi isteğiyle olmuştur. M.Ö.2.yy.da uzun sürmüş bir Bitinya-Makedonya çekişmesinin odağı olmaktan bıkan Bizantion, Kizikos ve Rodos’la birlikte Roma’yı yardıma çağırdı ve M.Ö 146’da Roma’nın egemenliğine girdi. Önceleri idari olarak varlığını sürdüren kent, daha sonra Bitinya-Pontus eyaletinin bir parçası haline geldi. Böylece 700 yıllık kent devleti statüsü bitmiş oldu ama önemini korumaya devam etti.

Roma idaresinde nispeten sakin bir 350 yıllık devir yaşayan Bizantion’u M.S 2 yy.a dek sarsan tek olay, Septimus Severus ve Pescenius Niger arasındaki savaşta Pescenius’u tutmasıdır. M.S 195-196’da savaşı kazanan Septimus, bu ihanetin intikamını Bizantion’u yıkarak ve halkını kılıçtan geçirerek alır. Ancak daha sonra şehrin tekrar inşasına yardım eder. Yine de Bizantion’da Büyük Konstantin dönemine dek kayda değer bir gelişme olmamıştır.

Roma imparatoru I.Kontantin 330 yılanda Bizantion’u yeni başkent olarak ilan etti. Şehir yeniden inşa edildi ve “Constantinopolis” ismini aldı. I. Kostantin’in döneminde Hristiyan dünyasının en önemli dini ve siyasi merkezlerinden biri haline geldi.

Şehir 4. ve 5. yüzyıllar boyunca bazı saldırılara maruz kaldı. Özellikle Got’ların ve Vizigot’ların akınlarına uğradı. 440 yılında Hun imparatoru Atilla şehre saldırdı. 450 yılına kadar Hunlara haraç ödendi. Özellikle 5. yüzyılda İstanbul’da mezhepler arası tartışmalar ve çatışmalar yaşandı ve bunlar bazen ayaklanma veya iç savaşa dönüştü.

Fakat herşeye rağmen İstanbul, bu süre içerisinde önemini korudu. Dışarıdan, özellikle Trakya’dan getirilen toplulukların da etkisiyle, 5. yüzyılda kentin nüfusu Roma’yı aştı. Bu dönemde bugünkü Galata’nın yerinde Sykai adlı yarı kent özellikleri taşıyan bir dış mahalle kuruldu. Gittikçe büyüyerek bir ticaret kenti haline gelen Sykai, kurulan bir köprüyle kente bağlandı.

Bu esnada ise Batı Roma imparatoluğu sürekli güç kaybediyordu. 476 yılında Ostrogorlar Batı Roma İmparatoru Romulus Augustus’u tahttan indirdiler ve imparatorluk alametlerini Doğu Romu İmparatoru Zenon’a teslim ettiler. Böylece Batı Roma İmparatorluğu tarihe karışıyordu, fakat aynı zamanda da İstanbul Roma İmparatorluğu’nun tek başkenti haline geliyordu.



BIZANS IMPARATORLUĞU DONEMI

476’da Batı Roma’nın yıkılmasından sonra başkenti İstanbul olan Doğu Roma İmparatorluğu, Bizans İmparaatorluğu’na dönüşmüş ve böylece İstanbul, bir “Roma Şehri” olmaktan çıkarak doğuya özgü bir Ortodoks şehri haline gelmiştir.

6. yüzyılın ortaları, Bizans İmparatorluğu için dolasıyla İstanbul için yeni bir yükseliş döneminin başlangıcı oldu. Okuma yazma bile bilmeyen selefinin aksine dindar ve eğitilmiş biri olan İmparator I. Jüstinyen döneminde kent mamur bir Ortodoks Hristiyan başkenti görüntüsünü kazandı. Daha önce tahrip edilmiş olan Ayasofya bugünkü haliyle bu dönemde inşa edildi.

543’lerde kentte görülen veba salgını halkın yarısına yakınını öldürdü. Şehir sürekli felaketlerle karşılaştı. Fakat özellikle İmparator I. Jüstinyen’in kurduğu yapı İstanbul’a her türlü savaşı ve felakete karşı direne kazanmıştır.

7. yüzyıl sonları ve 8. yüzyıl İstanbul için kuşatılma yılları oldu. Yedinci yüzyılda Sasaniler ve Avarlar’ın saldırısına uğrayan kenti, sekizinci yüzyılda da Bulgarlar ve Müslüman Araplar kuşattılar. Dokuzuncu yüzyılda ise Ruslar ve Bulgarlar kenti ele geçirmek için saldırılar düzenlediler.

Bu arada imparatorların da taraf olduğu Hristiyan mezhep kavgaları şiddetlendi, özellikle tasvir taraftarları ve karşıtları biçimindeki bölünme sadece kenti değil imparatorluğu ve Hristiyan öğretisini de derinden etkiledi. İstanbul’un bu yükselme dönemi Latin istilasıyla sona erdi.

1204’de kent Haçlılar tarafından ele geçirildi ve acımasızca yağmalandı. Ortaçağın en büyük kenti 40-50.000 nüfuslu, yoksul ve harabe bir kente dönüştü.

LATIN ISTILASI
İstanbul, Haçlılarla ilk olarak 1096’da tanıştı. İmparaator Aleksios 1071’de Malazgirt’te kaybedilen toprakları alabileceğini umarak bu ilk Haçlıların gelmesine sevindi. Sözde, Müslümanlardan alınan topraklar Bizans’a verilecek, Bizans da Haçlıları destekleyecekti. Ama Haçlılar buna uymadılar ve 1099’da Kudüs Latin Krallığı’nı kurdular. İstanbul halkı Haçlıları hiç sevmedi ve sürekli tepki gösterdi. Bu arada Haçlı seferleri devam etti ve dördüncü sefer, İstanbul’un işgali ve paylaşılması ile sonuçlandı.


O dönemde Bizans’ta bir taht kavgası yaşanmaktaydı. Bunu fırsat bilen Haçlılar, Venedikliler’in de yardımıyla Haliç’e girdiler. Saldırı 9 Nisan’da başladı ve 13 Nisan 1204’de şehir ele geçirildi. Üç gün boyunca benzeri görülmemiş bir barbarlıkla İstanbul yağmalandı ve insanlar katledildi. Ayasofya’da dahil olmak üzere bütün anıtsal yapılar tahrip edildi, yüzlerce yıllık yazma kitaplar yakıldı. Birçok değerli Bizans eseri Avrupa’ya taşındı. Bu üç günün sonunda yağma düzenli hale getirildi ve Bizans, Haçlılarla Venedikliler arasında paylaşılarak bir Latin İmparatorluğu kuruldu.

Bu dönemden sonra İstanbul sürekli küçülmeye ve fakirleşmeye başladı. Şehrin soylu ve zenginleri İznik’e göç etti. Latin İmparatorluğu sadece İstanbul ve yöresinde egemenlik kurabildi. İznik (Nikia), Trabzon ve Yunanistan’daki Epiros’ta bir Bizans muhalefeti gelişti. 1254 yılına gelindiğinde Latin İmparatorluğu çepeçevre kuşatılmıştı. Bu esnada İstanbul çok fakirleşmis hatta Latin İmparatoru II. Baudouin ısınmak için sarayının ahşap bölümlerini yakacak olarak kullanmaya başlamıştı.

Nihayet 1261 yılında Palailogos Hanedanı İstanbul’u tekrar ele geçirdi ve böylece İstanbul’daki Latin dönemi sona erdi.

IKINCI BIZANS DONEMI
İstanbul’da ikinci Bizans Dönemi, Palailogos Hanedanı’nın 1261 yılında İstanbul’u Latinlerden geri almasıyla başlar. Ama bu dönem boyunca, İstanbul eski önem ve özelliğini bir daha kazanamayacaktır.


Latinler tarafından bütün zenginlikleri talan edilen kent,bu süreç içerisinde bir ticaret merkezi olma vasfını da tamamen kaybetmişti. Bu durumun olumsuz etkileri İkinci Bizans Dönemi boyunca devam edecek ve bütün ticari üstünlüklerini tamamıyla Galata’ya kaptıran İstanbul, etrafı surlarla çevrili bir tarım kenti haline dönüşecektir. Bu dönem boyunca elde ettiği imtiyazlar sayesinde, Galata İstanbul’dan daha önemli bir kent haline gelmiştir.

İkinci Bizans Dönemi’nde İstanbul için olumlu bir gelişme, mezhep çatışmalarının durulmasıdır. Bu dönem içerisinde İstanbul tartışmasız bir biçimde Ortodoks Hristiyanlığının merkezi durumuna gelmiş, yine bu dönemde Bizans sanatı en olgun dönemini yaşamıştır. O yıllarda Kariye (Khore) Kilisesine yapılan mozaikler, Bizans sanatının zirvesi olarak kabul edilmektedir.
İkinci Bizans Dönemi aynı zamanda, İstanbul’un Osmanlı’lar tarafından gittikçe daralan bir çembere alınması ve yavaş yavaş fethedilmesi sürecidir. 1373’ten itibaren İstanbul Osmanlı’ya haraç ödemeye başladı. 1393 yılında Sultan Yıldırım Bayezid, 1422’de Sultan II. Murad İstanbul’u kuşattı, ama başarılı olamadılar. Orhan Gazi’den itibaren Boğaz’ın Anadolu yakası Osmanlı’nın eline geçti. Aynı şekilde, 15. yüzyılda bir kaç önemsiz kasaba hariç bütün Trakya da fethedilmiş bulunuyordu.

Bu nedenle 15. yüzyılda Bizans İmparatorları Katolik Roma’dan sürekli yardım taleplerinde bulunmak zorunda kaldılar. Fakat Papalık, otoritesi altında birleşmesini şart koşuyordu. Bizans 1452'de bu talebe boyun eğmek zorunda kaldı. Bu birleşmenin İstanbul’da Ayasofya’da kutlanmak istenmesi çok sert tepkilere ve protestolara neden oldu.
1453 Mayıs’ında İstanbul’un fethedilmesiyle Bizans İmparatorluğu tarihe karıştı. Fakat İstanbul için yeni ve parlak bir dönem başlıyordu.

1400 lü yıllardan



1920 li yıllardan Tek partili yıllarda istanbul



Artık Marmara’nın serin suları ayrılığın sebebi değil, ulaşmanın vasıtasıdır. Bu sulardan Üsküdar’a gittiğinizde sizi ilk oalrak Kız Kulesi karşılar.Üsküdar’ın sembollerinden ve güzelliklerinden biridir bu zarif kule. Kıyıya vardığınızda ise bir başka zarif yapı size “hoş geldiniz” der. Mimar Sinan’ın usta ellerinden Mihrimah Sultan Cami’dir bu. Üzerinde durduğumuz meydana güzellik veren bir diğer unsur olan Sultan III. Ahmet Çeşmesi de hemen dikkatinizi çekecektir. Üsküdar’ın güzellikleri daha kıyıya varmadan yakalar insanı, kıyıya vardıktan sonra ise çepeçevre kuşatır.

İstanbul diğer her yeri gibi Üsküdar da günümüzde çok değişti. Özellikle 18.yüzyıldan sonra kıyıda yapılan sahil saraylardan günümüze bir şey kalmadı. Yeşillikler içindeki tepeleri betonlaştı. İki katlı, cumbalı evlerin olduğu sokaklardan ise çok azı halen yaşayabiliyor. Ama herşeye rağmen Üsküdar o sakin Anadolu’lu havasını muhafaza edebildi.





user posted image
ŞİŞLİ BÜYÜK CADDE
user posted image

BEYOĞLU

user posted image

user posted image

user posted image

SAN STEFANO'da kayıkçılar

user posted image

ÇEMBERLİTAŞ

user posted image

SİRKECİ İSKELESİ

user posted image

VERESİYE yazısına dikkat lütfen..gerçekten tarihi bir fotograf bu
user posted image

user posted image

user posted image

user posted image

user posted image

***** GÜLHANE ******